
Salman Rushdie ile tanışıklığım yazarın “Şeytan Ayetleri” kitabı etrafında zaman zaman çıkan haberlerden öteye gitmiyordu. Yazarın bol ödüllü Geceyarısı Çocukları kitabı ayın kitabı olarak belirlenince, karakter ve hikaye bakımından kalabalık bir roman olmasını dilemiştim (ki dileğim gerçek oldu). Hindistan tarihine ve kültürüne çok aşina olmamamın okumam üzerinde hem olumlu hem olumsuz etkileri olduğuna inanıyorum. Yazarın gerçeküstü olayları Hindistan’ın tarihiyle içiçe anlatması benim romana olan ilgimi arttırdı. Öte yandan, metnin altında gizli bir çok noktayı kültüre ve tarihi karakterlere olan yabancılığım nedeniyle kaçırmış olabileceğimi düşünüyorum. Zira, Aslı’nın toplantının başında Hindistan ve Pakistan hakkında anlattığı bir çok detay hikayeyle ilgili bir çok noktayı belirginleştirdi benim için.
Salman Rushdie, kitabın önsözünde romanının Hindistan'da ve Batı'da değişik biçimlerde karşılandığını vurgulamış. “Batı okuyucuları yapıtı daha çok bir fantezi olarak algılarken, Hindistan'daki okuyucu kitle ise yapıtı oldukça gerçekçi ve bir bakıma Hindistan'ın yakın tarih kitabı olarak nitelemiş” (Kaynak:wikipedia). Benim için de fantezinin ve gerçeğin çok başarılı bir biçimde harmanladığı bir okuma oldu.
Hikaye, esas karakter Salim Sina’nın dedesinin hikayesiyle başlıyor. Kitap boyunca bir çok hayatla tanışıyoruz, hem de neredeyse doğumlarından ölümlerine kadar. Bir çok karakteri çeşit olsun diye hikayeye sokup, yarıda bırakan bir çok romanın aksine, bir ailenin üç kuşak boyunca sanki gerçekten yaşamış üyelerinin ömürlerine şahit oluyoruz. Bu yorucu ve dikkatli bir okumayı da gerektiriyor şüphesiz. Ama bunun uyarısını yazar en başından yapıyor: “Anlatacak öyle çok hikaye var ki bir sürü, birbirine geçmiş bir hayatlar, olaylar, mucizeler, yerler, rivayetler bolluğu; olanaksızla olağanın son derece yoğun bir karışımı! Ben bir hayat yutucusuyum ve beni tanımak için, bir tek beni tanımak için sizin de bütün hepsini yutmanız lazım” (Sayfa 11-12)
Romandaki hemen herşey bir sembol kullanılırak anlatılmış. Bir çoğunu daha önce de bahsettiğim gibi ülkenin tarihine ve kültürüne aşina olmadığım için kaçırdığımı düşünüyorum. Kayıkçı Tai için Doktor Aziz’in çantası ve stetoskopu yabancı olanı temsil ediyor ve Aziz’in Allah vergisi yeteneklerini (burnunu) kullanabilmesi için onlardan kurtulması gerektiğini düşünüyor. Tüm hikayeye hakim olan parçalanmışlık hissiyatı bazen parçalı bir çarşaf, bazen kocasını parça parça seven bir kadın tarafından anlatılıyor. Ev içinde sıkıntılar, aile kavgaları bile ülkenin ruh halini birebir yansıtıyor.
Romana ismini de veren Geceyarısı Çocukları’nın hikayesi ise hernekadar oldukça gerçeküstü olsa da tarihsel gerçeklerle bağını koparmıyor. Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığı geceyarısı doğan çocuklar, bir anlamda geleceğe yönelik büyük beklentileri temsil ediyorlar. Aslında doğru bir biçimde yönlendirilip yönetilebilse tarihin akışını değiştirebilecek yetenekler, bağımsızlıkla gelecek güzel günler için beslenen umutlar...Ancak gerçek hayatta bu beklentileri boşa çıkarak ne varsa (önyargılar, boş inanışlar, zengin-fakir ayrımı, ırkçılık) Geceyarısı Çocukları’nı da başarıya ulaşmaktan alıkoyuyor.
Kitabın Hindistan’da neden bu kadar tepki çektiğini ise anlamak zor değil. Kitap, bir halkın tüm önyargılarını, inançlarını, korkularını, mutluluklarını, hatalarını birçok karakter üzerinden oldukça eleştirel bir bakış açısıyla tek tek anlatıyor. Bizim için ilginç bir kültüre tarihin penceresinden bakmak belki ama Hintliler için kendi geçmişleri ve bugünleri ile yüzleşmek demek. Kendimizden de bildiğimiz gibi bu hiç bir zaman okadar kolay ve acısız olmuyor.
Son olarak, bu güzel kitabı Türkçeye bu denli güzel çevirip bize kazandıran çevirmene (Aslı Biçen) ve yayınevine teşekkür etmek lazım. Sonra da bizlerin kütüphanesine kazandıran Aslı’ya. Umarım yazarın diğer kitaplarını da Türkçe okumak kısmet olur.
0 yorum:
Yorum Gönder