Oya Baydar, biyografisi ve duruşu nedeniyle kendimi yakın bulduğum bir yazar. Ona hak ettiği ünü asıl kazandıran eserleri popüler olduğu dönemde, malesef ben bu tür okumalarla pek haşır neşir değildim. Öneri üzerine Sıcak Külleri kaldı ve ardından da Erguvan Zamanı'nı okumuştum, ama neden bilmem, bende pek iz bırakmamış kitaplar bunlar. Bir telafi umuduyla, çıkar çıkmaz 'Çöplüğün Generali'ni okumuştum (aslında daha çok savsaklamışım, illederoman'da ayın kitabı olması sebepli ikinci okumamda bunu anladım).
Kitap, başta isimsiz kahramanların kısa hikayeleriyle ve bölüm sonlarında yazarın notlarıyla, bu hikaye nerde nasıl toparlanacak duygusu yarattı bende. Gerçek haberlerden derlenmiş olan bu kısımlar, bir kez daha 'gerçek hayat edebi kurguya beş basar' düşüncesi uyandırdı ayrıca. Özellikle, çöp toplayan çocuklardan birinin hastaneye getirildiği bölümde, ki bu, tartışmaz en içime dokunan bölüm oldu. O çocuk ki, herkesin sürekli izlendiği ve gözlem altında olduğu bir zamanda bile, her nasılsa kayıp ve unutulmuş bir bölgede, ülkenin tarihini , sakıncalı bir romanın taslak sayfaları üzerinden cesurca müdafa ederek esas kahramanımız oluyor.
Sonradan anlıyoruz ki, bu hikayeler kendini sürekli tekrarlayan ve tekrarlayacak olan 'dört yanımız, gömülü mühimmat, dört yanımız derin devlet, dört yanımız ergenekon' teması pekişsin diye kaleme alınmış. Biraz fazla bastırılmış, 'benim okuyucum bir şeyi bir kerede anlamaz, iyisi mi ben beş yüz kez aynı şeyi tekrarlayayım, sağlam olsun' fikriyle yazıldığını düşündüren bir anlatım tarzı bu.
Bölük pörçük anlatmam amaçsız değil, roman da aynen böyle bence. İki tane sağlam fikir bulunmuş, biri 'toplumsal hafızanın kaybının bireysel hafıza kaybı ile açıklanması' ki bu, yurdum insanına iltifat olmuş. Biz şebeke suyuna unutma virüsü saçılmadan da tüm toplumsal olaylara karşı yeterince balık hafızalıyız. Unutmuyorsak bile, hatırlamaktan başka bir şey yapmıyoruz (bu kısım öz eleştiri, ben yapmıyorum en azından).
İkinci sağlam fikir ise, patlama metaforuyla bir ülkede bu kadar silah olmasıyla biriken enerjinin mutlaka bir yerde 'patlayacağı' fikri, ki buna canı gönülden katılıyorum. Bir gün ve bir şekilde 'patlayacağız' ama bakalım ne zaman.(bu kısım da 'ne olacak bu memleketin hali yorumu')
Hiç bir karakterin adının olmamasını ben sevdim, çünkü genelde roman kahramanlarına verilen ismi yakıştıramayıp, isimleri yüzünden onlara ön yargıyla yaklaşanlardanım. Dil de akıcı geldi bana, 'bencileyin' gibi kelimeleri bugün bile kullanan kalmamışken, bundan bilmem kaç yıl sonrasında kullanılmasını saçma bulsam bile.
En çok da, son kısımda geçen Moleskine detayını beğendim. Benim de en sevdiğim defterdir ve sanırım Oya Baydar için de Moleskine oldukça önemli. Yalnız bu romanı bir yolculukta Moleskine'ine yazmış ve dönüşte de pek edisyona gerek duymadan yayınlamış sanki. Moleskine aşkına verip hoşgörmek istediğimden olsa gerek, röportajlarında sıkça tekrarladığı 'artık hızlı yazıyorum, malum acelem var' tipi açıklamalarını yazarın bir hastalığı olduğuna yordum. İnşallah yanılıyorumdur.
Son eleştiri olarak, keşke bir bilim kurgu ustasından, gelecek yaşamın teknolojik detaylarına dair tüyo alsaymış yazar, çünkü o kısımda bayagı bir kısırlık söz konusu olmuş. Bugünden elli yıl sonrasında hayatımızdaki tek fark, çok amaçlı iletişim cihazı ile konuşan bilgisayarın varlığı olmayacaktır kanımca.
Son söz olarak, kitap, dönemin popüler söylemlerini bir romanda toparlama amacıyla , fazla vakit kaybedip satışı tehlikeye sokmadan hızlıca kotarılmış bir yapıt gibi geldi bana, fikir ve bazı önermeleri sağlam ama işleyişi ve kurgusu oldukça zayıf kalmış. Oya Baydar sonuçtan memnun mudur diye bir kişisel merak ta uyandırdı bende.

merhaba, Oya Baydar'ın hemen hemen bütün kitaplarını okudum. Bu kitap diğerlerine göre çok farklıydı. Kurgu ve konu olarak diğerlerinden ayrılıyor. Ben beğendim. Ama favori kitabım Kayıp Söz'dür. Onu okumanızı tavsiye ederim:)
YanıtlaSil