08 Kasım 2009 Pazar

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu



Italo Calvino'nun bu kitabını öyle çok sevdim ki bitmesin diye araya bir kaç kitap alıp, en sonunda dayanamadım ve bitirdim.

Kitap, okurluk ve yazarlık üzerine diyor tanıtımlarında. Tam da öyle ama kitabı okurken hikayelerin içine öyle bir giriyorsunuz ki okuru da yazarı da unutacak hale gelip sonra yeniden onların maceralı hikayesiyle ayağınızı yere basıyorsunuz.

Kitapta başlayan ve sonuçlanmayan 10 hikaye var. Aslında ondan fazla hikaye var eğer okur ve yazarın içinde bulunduğu hikayeleri de sayarsak.

Tam bir sürüklenme halinde bir o yana bir bu yana savuruyor sizi yazar. Siz de yaprak gibi sürükleniyorsunuz onun sizi götürdüğü yere ama aşağıda gördükleriniz öyle güzel, öyle çekici ki "hadi şurada ineyim biraz dinleneyim" derken hooop başka bir yerde buluyorsunuz kendinizi.

Anlatımı, dili ve sadeliğiyle de sizi içine alıveriyor roman. Bu vesileyle bazen okur bazen yazar gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Yarım kalmış her hikayeyi kendinizce tamamlamak için durmak, "yazar" olmak, bir yere notlar almak isterken kitap sizi yeni bir hikayenin içine attığında yeniden "okur" haline geliyorsunuz.

Kısacası şiddetle tavsiye ediyorum bu güzel kitabı...


Foto:ideefixe.com

07 Kasım 2009 Cumartesi

Aşk ve Acı İhanet ve Kehanet



Rahmi Vidinlioğlu'nun Şizofreni Yalnız Oynanmaz adlı kitabı ile başlayan üçlemenin ikincisi Aşk ve Acı İhanet ve Kehanet.

İlk kitabın devamıymış gibi kabul edip, okuduğum bu roman, mitolojik bir hikaye ile başlıyor. Bu mitolojik hikayenin bitmesini hiç istemedim ama her güzel şey bir yerde biter değil mi?

Gelelim romana. Romandaki kahraman bu sefer Sedat olarak karşımıza çıkıyor. Belki de ilk romandaki Cenk'in farklı bir yönünü temsil ediyor Sedat.
Yine bir aşk hikayesi adından da anlaşılacağı gibi ama bu sefer şizofreni durumundan çok bahsedilmese de takıntıları, aşırı şüpheciliği ile şizofreninin hala orada durduğunu bize unutturmuyor.

Bir önceki kitabın sonunda acaba şizofreni bize dayatılan, gerçekte olmayan bir şey mi derken bu romanda, tedavi edilmediğinde; hastalığın bir insanı nerelere götürebileceğini, hayatını yaşamasına nasıl engel olabileceğini görmüş oluyoruz.

Sedat, kendisi gibi yaralı ve bağımlı bir kıza aşık oluyor ama her ikisi de birbirlerine tutunarak, yaşama dönemeyeceklerini görüyorlar. Bazen hayat kimilerine hiç adil davranmıyor ve onlar da kendi çözümlerini, nihai kurtuluşu bulmaya yöneliyorlar. Nihai kurtuluş dediğim şey belki de kaçış.

Yazara bir notum var okuyucu olarak: Kitap içinde bir çok yazara ve mitolojiye göndermelerin yer aldığı son sayfadaki Notlar kısmına gidip gelmek çok yorucu oldu benim için. Kitap bölünüyor gibi hissettim. Notlar uzun farkındayım ama yine de sayfa sonlarında Dip Not şeklinde olsalar okuma daha akıcı olurdu bence.


Foto: rahmividinlioglu.com

BİZ : reductio ad finem*

Çok severek ve birden fazla kereler okuduğum ‘Mülksüzler’in hayranı olduğum yazarı Ursula K. Le Guin’in “şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim-kurgu roman, klasik bir karşı ütopya” olarak nitelendirdiğini ve hatta (ilk okuduğumda çok anlamasam da - yaşım ÇOK küçüktü - yıllar sonra tekrar okuduğumda çok sevdiğim) 1984’e esin kaynağı olduğunu öğrendiğim zaman içimi açan rengiyle elime aldığım ve okuduğuma pişman olmadığım güzel kitap : BİZ.

Yevgeni Zamyatin adını bu kitapla birlikte duyduğum için belki de bir bilim-kurgu okuru olarak utanç duymalıyım, ama geç olsun da güç olmasın düsturu ile zararın ortalarında bir yerlerinden dönerek kara geçtiğim için her türlü şikayetimi yutabilirim.



Bu kitabı, 1920’de Rusya’da hapisken yazan Zamyatin, romanını kendi ülkesinde yayımlatamamış, yurtdışına “kaçırılan” kitap, önce İngilizce sonra Çekçe çevirilerle yayımlanmıştır. Bir süre sonra, romanın Çekçe baskıdan Rusça’ya çevrilen bazı kısımları (Rusça’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Çekçe’ye ve Çekçe’den de Rusça’ya çevirilmiş olan kitabın arada geçirdiği değişimi merak etmedim değil bu arada) bir dergide yayımlanmış ve Zamyatin’in başını SSCB’de gene derde sokmuştur.

İsimlerle değil rakamlarla “kimliklendirilen”, kişiliklerini bastırmak bir yana kişilik geliştirmenin dahi gereksiz olduğuna doğuştan inanan, kendilerine kaydolan “sayı”larla pembe kuponlarla istihkakları doğrultusunda cinsel birliktelik yaşayan, diktatör velinimetin güdümündeki bir halk…

Mutsuz olmamak uğruna mutluluğu yasaklamış ve bütünün içindeki önemli küçük nokta, zincirin içindeki bir halka olarak bütünün işlevini sağlamak üzere bireyselliklerinden tamamen vazgeçmiş insanların – her şeye rağmen – doğalarına aykırı olan bir çok uygulama nedeniyle içten içe nasıl da çalkalandıklarının (insanın “çiğ” doğasının önünde sonunda bir noktada başını kaldırıp silkeleneceğinin ve soracağının, sorgulayacağının, isteyeceğinin) bir manifestosu.

Ancak, “Saatler Çizelgesi”ne, “Kişisel Saatler”e, “Analık Ölçütü”ne, “Duvar”a, “Velinimet”e rağmen; insan gene İNSAN. Zayıf, bencil, bireysel.

Erkek, her zaman erkek… Sorgulamayan, sırf öyle olduğu kendilerine söylendiği için kabul eden, çabuk baştan çıkabilen yaratık. Kadın ise her zaman kadın… Dürtüleriyle hareket etmeye son derece yatkın, inatçı, daha dirayetli ama biraz şefkat karşısında hemen yelkenlerini indirebilen cins. Hiçbir zorlama, hiçbir diktatörlük, hiçbir şartlanma doğanın önüne geçemiyor. (İstisnaların kaideyi bozmayacağını yazmak zorundayım bu noktada…)

Enteresan ve hoş bir kitap. Özellikle de 20.yy’ın ilk çeyreğinde, 6-7 yy sonrası için hayali kurulan bir çok “bilim-kurgu” faktörünün günümüzde, kitabın yazılmasının üzerinden daha 100 yıl bile geçmeden çok olağan geliyor olması beni gülümsetti ve aynı zamanda endişelendirdi. 26.yy’da gerçekten hangi noktada olacağız ve acaba hangi cam fanus bizi kendimizden koruyabilecek?

(Ben Versus Kitap’ın Haziran 2009’da bastığı Türkçe çeviriyi okudum. Roman daha önce Ayrıntı Yayınları tarafından Bülent Somay’ın önsözü ile de yayımlanmış.O baskıyı bulamadım, tükenmişti…)

Kitaptan bir – iki minik alıntı:

“Dans neden güzeldi? Yanıt: çünkü dans, özgürlüksüz bir harekettir. Çünkü dansın temel anlamı tümüyle estetik bağımlılığında, ideal özgürlüksüzlüğünde yatar. Ve eğer atalarımızın yaşamlarının en esinli anlarında (dinsel, askeri) kendilerini dansa verdikleri doğruysa bu, ancak tek anlama gelebilir: özgürlüksüzlük içgüdüsünün en eski zamanlardan beri insanoğlunun içinde bulunduğu…”

“Bir terazi alın ve bir tarafına bir gram, diğerine bir ton koyun. Bir yanda ‘Ben’, diğer yanda ‘Biz’, yani Tek Devlet. Apaçık, değil mi? ‘Ben’in devlet karşısında hakka sahipliğini öne sürmek, bir gram bir tona eşittir demekle tamamen aynıdır. Bölüşümü böyle açıklayabiliriz: Haklar tona, görevler grama. Ve hiçlikten büyüklüğe giden yol aynen şudur: Gramlığını unut ve bir tonun milyonda biri olduğunu hisset.”

“Tüm kadınlar dudaktır, başka şey değil. Bazıları pembe, dolgun, yuvarlaktır; dünyaya karşı zarif birer kalkandır. Ve bir de bunlar… Bir saniye önce yoktular ve şimdi aniden, bıçakla yarılmış, hala kan damlatır görünen…”


* Latince, en küçük parçalarına indirgemek veya yok etmek.

03 Kasım 2009 Salı

İshak


"Onat Kutlar’ın unutulmaz kitabı “İshak” 50 Yaşında!

Yayımlanışının 50. yılında, böylesine özgün bir kitabın özel bir baskısını sunuyor YKY: Hepsi numaralı 3000 nüshalık tek bir basım…

İshak’ın üstünden elli yıl geçti. Yankıları sürmekte ama... Yurt koğuşunda, kahve köşelerinde yazılmış dokuz kısa öykülü bu ilk kitap 1959’da a Dergisi Yayınları’ndan çıktığında Kutlar 23 yaşında, Kadırga Yurdu’nda kalan, taşralı bir hukuk öğrencisiydi. Edebiyatımızda ıskalanmamış kitaplardandır İshak, hak ettiği ilgiyi zamanında görmüştür: 1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü verilmiş, sonraları yeni baskıları yapılagelmiştir. 1950’lerde Sait Faik’ten alınan güçle bir atılım içine giren modern öykücülüğümüzün tohumudur; bu yeni dönemin simgesidir. Günümüz öykücülüğü için de bir mihenk taşıdır İshak." (YKY sitesinden alıntı)

"Elli Kuşağı’nın İlk Kitapları 50 Yaşında" projesi kapsamında tekrar yayımlanan 6 kitaptan biri İshak. YKY tarafından özel bir baskı ile okurlarla tekrar buluştu (Benim gibi genç kuşak okurlarla ise ilk kez ). Dokuz öyküden oluşan bu kitap bir oturuşta kendini okutuyor.

Proje kapsamında Sel Yayıncılık projeye de önayak olan Ferit Edgü'nün Kaçkınlar, Demir Özlü'nün Bunaltı, Orhan Duru'nun Bırakılmış Biri kitaplarını, Can Yayınları Erdal Öz'ün Yorgunlar kitabını, Evrensel Basım Yayın da Adnan Özyalçıner'in Panayır kitabını yeniden yayımladı. Bu projede emeği geçen herkese şükran duymamak elde değil.

YKY daha önce Cemal Süreya'nın Üvercinka kitabının 50.yıl özel baskısını yapmıştı, İshak yayınevinin ikinci 50.yıl özel baskı kitabı oldu ve -özellikle benim için- sevindirici bir haber olarak YKY Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabının 50.yıl özel baskısını yapacağını açıkladı. Bu kitap da yine sadece 3000 adet basılacak ve yine hepsi numaralandırılacak.

01 Kasım 2009 Pazar

Şizofreni Yalnız Yaşanmaz



Dün deliler gibi yağan yağmur ve çılgın fırtına nedeniyle evde kalınca; Rahmi Vidinlioğlu'nun bu kitabını bir çırpıda okuyuverdim.

Kitap, şizofren bir gencin hikayesini anlatıyor.
Başrolde; İstanbul, Cenk, Şizofreni (Deniz) ve Selin var.
Yardımcı Oyuncular ise; Demet, Psikiyatristler ve ilaçlar.

Kitabın başındaki İstanbul anlatımı gerçekten bir çok yere göndermeler yaparak ve ustalıkla işlenmiş.

İtiraf ediyorum; kitabın ilk sayfalarında şiir gibi bir dille aşka, sevgiliye, şizofreniye yazılan kısımlarda hep böyle giderse ben bu kitabı bitiremem diye hissettim.
Ancak tam zamanında hikaye devreye girdi ve ben de rahatladım. Sonrası çok çabuk aktı.

Şizofren bir gencin iç hesaplaşmaları, aşk, aldatma, karşılık beklemeksizin sevmenin gücü bence kitabın ana temasıydı.

Kitabın sonuna geldiğimde ikileme düştüm. Bir yanda bilimsel gerçeklikler bir yanda ise tüm onları bir yana atan ve yadsıyan bir sonuç.

Oturup, "acaba başımıza gelen her şeyi kafamızda biz mi yaratıyoruz? Bize dayatılanları mı sahipleniyoruz bizimMİŞ gibi?" diye düşündüm.

İçinden çıkamadım, cevabı bulmak o kadar kolay değil. İnanç sistemlerimiz, bize öğretilenler, bilimsel gerçekler, onlara rağmen başka bir inanca bağlanabilmek gibi bir çok değişken var işin içinde.

Bir itiraf daha: Şiir okumayı çok sevmem ve bu nedenle kitabın başındaki şiirsel anlatım, beni biraz yordu. Ancak Cenk'in "şiir sevilmez, yaşanır" sözü bana "işte bu, ben şiiri yaşamayı seviyorum" gibi bir açılım sağladı :)

Okurken Altını Çizdiklerim:

Oysa ilk başta görünen hiçbir şey derin olamazdı! Bir güzellik gerçekten güzellikse eğer ilk bakışta görülememeliydi.

Sana bir isim verene kadar tek sıkıntım sana bir isim vermekti, isim verdikten sonraki tek sıkıntım ise o ismi unutmak...

Kocaman bir okyanustum ben; benliğimden sıyrılıp Deniz oldum.

İnsan acı çektikçe büyüyor, acı çektikçe olgunlaşıyordu ve ne yazık ki doğanın değişmez bir kuralıydı olgunlaşan her şeyin aynı zamanda çürümesi.

Yalan söyleyen, bildiğine aykırı konuşan değildir yalnız, bilmediğine aykırı konuşan daha çok yalan söyler - Nietzsche

Aklı başında tüm filozoflar çok iyi bilir ki hiçbir düşünce bir anda oluşmaz.



Foto: rahmividinlioglu.com

24 Ekim 2009 Cumartesi

Hemingway ve İhtiyar Balıkçı


Ernest Hemingway hakkında çok şey yazmaya gerek var mı bilemiyorum, bunca okurun içerisinde sanırsam ki (en azından) "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u ve "Silahlara Veda"yı duymayan bilmeyen yoktur (okumamış olanlara, her iki romanı da şiddetle tavsiye ederim, pişman olmayacaksınız!).

Hemingway'in karakterlerindeki (özellikle baş erkek karakter) güç ve en zor koşullarda dahi elden bırakılmayan onurlu davranma güdüsünü çok sevdiğimi öncelikle söylemeliyim. Ayrıca, belki bir başka yazar tarafından farklı şekilde yazılsa beni rahatsız edecek olan, döneme ait tüm yoksulluk, eksiklik, savaş, şiddet, vb sosyal olguları işleyişindeki "subjektif gerçekçilik"i etkileyici bulduğum da bir gerçek.

Bunları düşünerek, okumadığım tek Hemingway eseri olan "Yaşlı Adam ve Deniz" (ya da, "İhtiyar Balıkçı") de nihayet geçenlerde elime düştü ve bir gün kadar kısa bir süre içerisinde - ki kısa bir romandır zaten - biterek kütüphanemde hak ettiği yerine kavuştu.

Santiago - ki kendisi "ihtiyar balıkçı" olur - ve kitap boyunca mücadele ettiği "balık" arasındaki diyalektik ilişkinin beni çok etkilediğini söylemem lazım. Bana özellikle enteresan gelen, okyanusun ortasında, bir kayığın içerisinde, yalnız ve yaşlı ve yoksul bir adam var hikayenin çok büyük bir kısmında sadece. Ve de "görünmeyen" bir balık... Ve son derece sürükleyici, kişiyi kendini ve hayata bakışını da gözden geçirmeye, sorgulamaya itiyor.

Balıkçılıkla geçinen ancak aylardır bir balık dahi tutamamış olan Santiago, "ya hepsi ya da hiç" diyerek ve tüm gücünü toparlayarak - sanki son bir kez - denize açılır... ve "olaylar" gelişir...

Burada çok yazmak istemiyorum aslında, okumayan varsa belki okumak isteyecektir ve de her şeyi baştan bilmesi bazı sürprizleri bozacaktır, ancak son olarak şunu da söylemek isterim ki, hepimiz aslında gerçekten yalnızız - eğer kendimizle konuşmayı bilmiyorsak.

Hemingway'e bu hikayedeki sembolizm sorulduğunda kendisi "gerçek bir yaşlı adam, gerçek bir çocuk, gerçek bir deniz, gerçek bir balık ve gerçek köpek balıkları yaratmaya çalıştım. ve onları yeterince gerçekçi yaratmışsam, onlar bir çok anlama geleceklerdir" demiştir (http://en.wikipedia.org/wiki/The_Old_Man_and_the_Sea).

Beni okurken en çok düşündüren de Hemingway ve Santiago arasında olduğunu sandığım benzerlikler... Bildiğiniz gibi, Hemingway intihar ederek kendi yaşamına son vermiştir (bazıları intihar olmayabileceğini söylese de, bu ispatlanamamaktadır) ve Santiago da ancak intiharı göze alabileceklerin gözükaralığıyla "son yolculuk" olabilecek bir şeye girişmiştir.

Yazdıkça yazasım var ama şimdilik susuyorum. Bundan sonrası, kitabı okuyup burada fikirleri paylaşmaya, ya da internet üzerinden ilginizi çeken noktalara detaylıca bakmaya kaldı sanki... :)

Son bir not: "Milli eğitim, gençlik ve spor bakanlığı talim ve terbiye kuruluşunun 27.5.1986 tarih ve 4429 numaralı yazısıyla, 1739 sayılı kanun gereği, ilk ve ortaokullara tavsiye edilmiştir." diyorlar... "100 Temel Eser" arasında yer alıyor.

Okuyunuz, okutunuz.

20 Ekim 2009 Salı

Stefan Zweig ve Cem Mumcu

Öncelikle belirtmeliyim ki şahane bir pazar günüydü o pazar benim için. Hava ne kadar soğuk olsa da ve de ardından bir hafta boyunca nezleyle cebelleşsem de şahaneydi :)

Her neyse efendim lafı fazla uzatmadan hemmen yorumlarıma geçeyim, şunu söylemeliyim ki zaten kahvaltıda da söylemiştim Zweig'ın 2. öyküsündeki amca ömrümü yedi. Gerçekten yedi, derdini içe atan, kendini yiyen adam sonunda gerçekten kendini yedi, o kendini yerken ben de "bre adam söylesene madem bu ne salaklık" diyerek küplere bindim, gözünde kurt ayağında toprak olan tribal amcaya ziyadesiyle uyuz oldum, amma velakin Zweig'ı yine de tebrik ettim, çünkü karakteri iyi anlatmasa uyuz olmazdım. Neyse gelelim ilk öyküye, ertesi gün biteceğini bilmeden çocuklarını ve kocasını terk eden bir kadın sizce namussuz mudur? Değilse nedir? Aşık olmak, heyecan duymanın ötesinde yatan nedir? İnsan onca yıl aynı yastığa baş koyduğu kocasını, karısını bir anlık heyecan için bırakır gider mi? Giderse Allah'ın sopası kafasına gözüne vurur mu? Öykümüz bu sorulara yanıt arayan bir genç adamla vakti zamanında başından maceralar geçmiş İngiliz asilzadesi bir bayanın arasında diyalogla başlıyor. Şimdi yazıldığı dönemi göz önüne alacak olursak öykü gerçekten de işlediği konu açısından cesur. Ha eğer bu sorular hakkında benim şahsi fikrimi merak ediyorsanız, "hayat kısa" diyorum ve de susuyorum ki zaten burada konu benim şahsi fikrim değil öykünün anlatımı.

Gelelim 2. kitabımıza yani Cem Mumcu'nun Makber'ine. Cem Mumcu'yu daha önceleri Nişantaşı'ndaki yayınevinden ve Mazhar Alanson'a "karınıza aşığım" dedikten sonra çevir kazı yanmasın ayağıyla "aman canım karakterine" diye çevirmesiyle tanıdım, ama keşke böyle tanımasaymışım, yazdıklarıyla tanısaymışım. Makber anlattığı konu ile bana biraz Mahrem'i ve ucundan bucağından ensest olayı ile Baba ve Piç'i anımsattı. Kitabı elime aldığım ilk dakikalarda hamamda ölmüş onlarca çocuk satırıyla "amanın" tepkisi de ağzımdan çıktı. Psikoloji geçmişinden dolayı boşluk tanımını oldukça iyi yapmış Cem Mumcu, gizli kapılar ardından yaşanan bir deliler evinin öyküsünü anlatan öyküden hallice romanı Türk Edebiyatı'nda yeni dönemde adından söz ettirenlerden olmasa da yine de başarılı. Ama yine de Mumcu Zweig gibi karakterleri Freudcu bir şekilde analiz edememiş ki kendisinden ben bunu beklerdim.
ille de roman olsun!